BÜTÜNCÜL (HOLİSTİK) İYİLEŞME

‘’İçimizdeki doğal iyileşme gücü, şifa için en önemli kaynaktır’’ Hipokrat Yaklaşık 2500 yıl öncesinden, Ege’de bir ses yükselmiş ve “iyileşmenin, şifanın kaynağı, sizin kendi bedeninizdir.” demiş.

Elbette bu sesin sahibinin ‘Hipokrat’ olduğunu biliyorsunuz. Nam-ı diğer ‘Tıbbın Babası’… Hipokrat’ın ortaya koyduğu ilkeler, holistik tıp olarak adlandırılan ve ana akım tıp anlayışından ayrılan yeni bir paradigma içinde yükselmeye başladı.

HOLİSTİK terimi, İngilizce “Wholistic” sözcüğünden köken alır ve tam olarak Türkçe karşılığı “Bütüncül” dür. Yani; zihinsel, duygusal, ruhsal ve fiziksel olarak tüm bedenlerin insanın bütününü oluşturmasıdır. Sonuçta, insanın hastalıklarının yalnızca fiziki bedende ortaya çıkan belirtilerle sınırlı olmadığı tezine dayanır. Elbette bu yaklaşım biçimi, Hipokrat ile de sınırlı kalmamış, tarih boyunca pek çok hekim tarafından uygulana gelmiştir. Günümüzde de ‘modern tıp’ uygulamalarından beklenen sonucu elde edemeyen hastalar, beraberinde bütüncül ‘holistik’ tıp uygulamalarına da başvurmaktadırlar.

Holistik Tıbbın temeli, insanda ortaya çıkan hastalıkların, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel, duygusal ve ruhsal boyutta gerçekleştiği varsayımına dayanır. Bu nedenle; holistik tıpla uğraşan bir hekim, hastasını bir bütün olarak değerlendirmeli ve tedavi konusunda elindeki tüm imkânları kullanmalıdır. Temel yaklaşım biçimi, hastanın gerçekte şifa gücüne sahip olduğu varsayımına dayanır. Hekimin yapması gereken iş, insandaki bu şifa enerjisini açığa çıkartmaktır. Artık; bundan sonraki iş, hekimin değil bizzat vücudumuzdaki şifa enerjisinindir. Öyleyse hastalıkların iyileşeceği mekânlar, hastaneler değil, bizzat sizin kendi bedeninizdir. Hekim, hastasının hayatının tüm yönlerini ve boyutlarını ele alır. Onun yapması gereken iş, hastalığın belirtilerini kaldırmak değil, hastalığın altında yatan; zihinsel, duygusal ve ruhsal nedenleri araştırmak ve çözümlemektir. Ancak bu çözümlendiği zaman hasta sorunlarından arınır ve şifa bulur.

Hekim, tedavide, bilimsel dayanağa sahip ve yan etkisiz geleneksel doğal tedavi modellerine de yer verir. Hastaya zarar vermemek en temel ilkedir. Amaç, sağlık sorunlarının çözümünde öncelikle, en az yan etkili ve doğal yöntemleri kullanmak ve sadece hastalık bulgularını geçici bir süreyle gidermek yerine, sorunların kökenine inerek tedavi etmektir. Dolayısıyla; holistik tıp, modern tıbbın alternatifi değil, onu da içeren daha köklü bir sağlık modelidir. Bu süreçte; hastanın eğitilmesi ve tedavi sürecinde hastanın sorumluluk alması, holistik tıbbın ana ilkelerindendir. Her geçen gün tüm bilim dallarında artan bir ölçüde konuya bütüncül bakma çabalarında artış gözlenmektedir. Zira, parçacı ve indirgemeci yaklaşımlar artık sığ kalmakta ve arayışlara itmektedir insanları. Örneğin, evren ve uzayla ilgili bugün ‘holografik evren’ düşüncesi oldukça yaygın bir şekilde kabul görmektedir. Bu evren modelinde, iç içe geçmiş katmanların varlığı söz konusudur.

Evreni ve insanı birbirinden ayrı değerlendirmemiz mümkün değildir ve bu boyuttan baktığımız zaman, insan küçük bir âlemdir yani evrenimiz ‘makrokozmos’ ise, insan da ‘mikrokozmos’ dur ve insan bu haliyle küçük bir evrendir. Dolayısı ile âlemin ‘özü ve amacıdır. İnsana zarar vermek, bütüne zarar vermektir, dolayısıyla tabiata zarar vermek yine bütünü ve insanı bozar yani hasar oluşturur. Günümüzde tıp ile ilgili en önemli sorunların başında tıbbın ne olduğunu tanımlama problemi gelmektedir. Zira bugün tıbbın tüm idari, mülki ve patent haklarını Modern Batı tıbbı gasp etmiştir. Beş bin yıllık tıbba ilişkin tüm uygulamaları ötekileştirmiş, kendinisini tek varis olarak görmüştür. Böylelikle tıbba ilişkin diğer uygulamaları ötekileştirmiş, alternatif olarak dışlamıştır. ‘Alternatif Tıp’ terimi, asıl olanın Modern Batı tıbbı olduğu anlamını kabullenmekten başka bir şey değildir. Söz konusu ayrım ve isimlendirmeler, gerçeği görme konusunda oldukça yanıltıcıdır. Oysa tüm tıp sistemleri ve uygulamaları zaman içerisinde gösterdiği etkinlik ve etkililik sayesinde binlerce yıldır varlığını sürdürebilmiştir.

Etkinliği olmayan uygulamalar tarih içerisinde yerini daha etkili olanlarına bırakmıştır. Fakat temel zihniyeti şifa üzerine kurgulanmıştır. Modern Batı tıbbının temeli ise diğerini yok etme, daha fazla kazanma, kendisine her daim muhtaç duruma getirme, kendisi dışındaki oluşumlara ve geleneğe savaş ilan etme, bütüncülden parçalıya yönelme, mikroda derinleşme üzerine kurgulanmıştır. Bu, çeşitliliğe tahammülsüz, kendisini merkeze alan ve “alternatif” olacaksa da kendi kontrolünde gelişene müsaade eden bugünkü Batı düşüncesi ve uygarlığının gidişatıyla paralel bir seyirdir. Sonuç itibariyle, insanın doğanın bir parçası/kendisi olduğunu söylüyoruz. Doğadan koptukça, kendimizden de uzaklaşıyoruz. Bedenlerimiz ve ruhlarımız, aşırı tüketim ve bunu temin etmek için sarf edilen üretme çabasının içinde kayboluyor. Etkilerini önceden fark edip belki ufak değişikliklerle beden, zihin ve ruh dengemize göre önlemler almak, sağlığımızın öncü adımları olmalıdır. Kendimizi iyileştirmeye çalışmak bütüne yaptığımız bir iyiliktir bu açıdan. Doğal yöntemleri kullanarak ve kişisel gözleme dayalı düzenlemelerle vücudumuzu doğal yollarla çalıştırabilir, bunun sonucunda da daha fazla ‘iyi hissetmeye’ başlayabiliriz. Bunun için hayata olumlu bakarak, kendinizle ve alemle barışarak ve çevrenizdekilere gülümseyerek başlayabilirsiniz…

Titreşim ve frekans tıbbı ile çalışan hekimler, geleneksel çin tıbbının enerjik ve işlevsel yapısı hakkında derin, detaylı ve kapsamlı bilgiye sahip olmalıdırlar. Bu bilgi tam olmadan, doğru teşhise ulaşmak ve tedavi uygulayabilmek güç olacaktır. Günümüz ana akım tıbbı, bedeni klasik olarak önce anatomik, sonra fizyolojik olarak tanımlar. Yani önce bedende var olan fiziksel yapılar belirlenir, sonra onların işlevleri anlaşılmaya çalışılır. Bu bağlamda, eğer bir işlev bozukluğu gözlemleniyorsa, bunun teşhisi ve tedavisi ancak o işlevin sebebi olan anatomik yapının bulunabilmesi ve fizyolojisinin anlaşılabilmesiyle mümkün olur. Ancak yakın dönemlerde Fonksiyonel tıp ya da holistik tıp adları altında geliştirilen yeni tıp ekolleri, bedeni öncelikli olarak işlevsel bir bütün olarak anlamaya ve tedavi etmeye başlamıştır. Titreşim ve frekans tıbbı ise insan bedenini, başlangıcından itibaren, temelde anatomik değil, işlevsel bir anlayışla açıklamaktadır. Zihin-beden bütününde hangi süreçlerin hangi süreçlerle nasıl bir etkileşim içinde olduğunu anlamak, bedenin anatomik yapısını anlamaya göre daha önceliklidir.

Holistik yaklaşımla elde edilen bilginin sağladığı en önemli avantaj: bir rahatsızlığın tedavi edilebilmesi için fiziksel sebebinin ne olduğunun bilinmesine, yani tıbbi teşhis zorunluluğu olmamasıdır. Meridyenlerin ve organların karakterlerini ve işlevlerini bilen bir GÇT hekimi, hastanın genel mizacını, beden ve yüz yapısını, semptom ve belirtilerini değerlendirerek, hangi meridyenlerde nasıl dengesizlikler olduğunu belirleyip o dengesizlikler üzerinde tedaviye başlayabilir. Daha da önemlisi, hastadan edinilen bilgiler ışığında ortaya çıkan bütüncül örüntüye yönelik tedavi uygulandığında, henüz semptom veya belirti olarak kendini göstermeyen tüm sorunlu süreçler de otomatik olarak tedavi edilmekte, yani hastalık daha oluşmadan dönüştürülebilmektedir. Başka bir deyişle, bütüncül bir yaklaşımla tedavi uyguladığımızda, yalnızca ortaya çıkan /bildiğimiz şeyleri değil, henüz ortaya çıkmamış olan/bilmediğimiz şeyleri de tedavi etmiş oluruz.

Çok sorulan sorulardan biri de, bir organ, mesela safra kesesi alındığında meridyenine ne olduğudur. Cevabı sorunun içindedir. Organ ve meridyen işlevsel bir bütünse, o zaman organ alınsa bile meridyen yerli yerinde durur. Eğer safra kesesi meridyenindeki bir enerji tıkanıklığı safra kesesi organında taş oluşması olarak belirir ve safra kesesi ameliyatla alınırsa, meridyendeki tıkanıklık devam ettiği sürece, meridyen güzergahında başka sorunlar oluşacaktır. Safra kesesi meridyeni örneğinde bu migren ağrıları, reflü, rahim miyomları veya siyatik ağrısı olarak da kendini gösterebilir.

Meridyenler, vücuttaki biyolojik yanıt sisteminde çi dolaşımını sağlamak için bir akupunktur noktasını diğerine bağlar. Meridyenler, içten beş iç organ ve altı yan organ ile dıştan ise cilt ile ilişki içerisindedir. Meridyen teorisi, vücudun meridyen sisteminin fizyolojik fonksiyonlarını, patolojik değişiklikleri ve organların arasındaki ilişkileri inceleyip araştıran bir bilim dalıdır. Burada bahsedilen beş iç organ, altı yan organ, gözler, burun, ağız ve kulaklar, cilt ve saç, kas ve kemikler gibi bütün beden kısımları, bu yollar aracılığıyla birbirlerine bağlıdır. Dağlarda, vadileri görebiliriz; vadilerde de akıntıları bulabiliriz. İşte meridyenler, vadilerdeki akarsular ile mukayese edilebilir. Onlar insan vücudundaki parçalar arasında veya içinde ve dışında akan nehirler gibidir. O nehirler arasında bilginin ve enerjinin yoğun olduğu yerler bulunmaktadır. Buraya akupunktur noktası denir ve buralar genellikle akupunktur tedavilerinin odak yeridir.